Biri Öldükten Sonra Neden Helva Yapılır? – Bir Kayseri Geleneği ve Kayıp
Kayseri’nin o sakin sabahlarından biriydi. Penceremden dışarıya bakarken, gökyüzünde hafifçe parlayan güneşi görüp, hayatın yavaş yavaş başladığını hissediyordum. Ama o gün bir başka şey vardı. O sabah, birini kaybetmiştik. Halamın eşi, yani amcam, yılların verdiği bir hastalıkla savaşını kaybetmişti. O kadar yakındık ki, o kaybın acısı, zamanın ne kadar hüsrana uğradığını, insanın zamanla her şeyin değerini kaybettiğini fark etti. Birinin öldüğünde nasıl bir boşluk oluştuğunu anlayabiliyorum. Ama asıl önemli olan şey, ölümden sonra gelen gelenekti: Helva yapmak.
Bir Anlık Hüzün, Bir Ömürlük Hatıra
O an, amcamın cenazesi kaldırılmadan önce, evdeki herkesin telaşı başlamıştı. Herkes üzgündü, ama bir yandan da yapılması gereken işler vardı. Kayseri’de helva yapmak, bir kaybı hatırlamak, o kayıptan sonra kalbi biraz olsun rahatlatmak demekti. Helvanın tarifi, kadınların ustalığıyla birleşen bir nevi merhametti. O kadar tanıdıktı ki, kokusu, dokusu, her bir yaprağı. Biraz tarçın, biraz yağ, ve içine eklenen o tüm yudumluk acı… Yalnızca bir tatlı değildi. O helva, kaybın, acının, kaybolmuşluk hissinin vücut bulmuş halisiydi.
İçim burkuldu. Bir yanda bir hayatın sonu, diğer yanda bir gelenek başlıyordu. Helva yapma geleneği, yaşanan kaybı bir nebze olsun tatlandırmaya çalışmak gibi bir şeydi. Anlamlı, ama bir o kadar da derin bir acı vericiydi. İnsanın ölüm karşısında ne yapacağını bilmemesi, var olmanın en zor haliydi. Ne yaparsın? Anlatmak zor, ama helva yaparak bir şeyleri hatırlamak, kaybettiği birini anmak, belki de ölümü biraz daha sindirilebilecek bir hale getiriyordu.
Helva, Bir Ritim Gibi
Halam mutfağa girdi ve hep beraber bir şeyler yapmak için başladık. Anlamıştım ki, helva yapmak yalnızca bir gelenek değil, kaybın içindeki acıyı paylaşmanın bir yoluydu. Herkesin odaya girmesi, o karanlık atmosferin içinde bir anlık ışık gibi bir şeydi. O kokunun, o anın ve o helvanın birleştirdiği hisleri tarif edebilmek gerçekten zor.
Amcamızın arkasından helva yapılırken, içimdeki tüm duygular birbirine karıştı. Yağ ve unun karıştığı o an, zamanı bir nebze olsun durduruyor gibiydi. O kısacık süreçte sanki hayatın hızı yavaşlamıştı. Belki de, ölüme dair hissettiğimiz bütün kayıpların ve acıların, yemekle, tatlıyla bir şekilde birbirine bağlanması gerekiyordu. Hepimiz aynı şeyi yaşıyorduk ama tek başımıza değildik. O helvayı yaparken, bir nebze olsun yalnız olmadığımı hissediyordum. Herkesin aynı acıyı paylaştığı anlar gibiydi.
Bir Geleneğin Arka Planında
Kayseri’de ölüm sonrası helva yapma geleneği, çok eski bir gelenek. İnsanın kaybı ne kadar derin olursa olsun, hayata bir şekilde tutunmak gerektiğini düşündürüyordu. O helvanın, kaybın ardından yapılan bir tatlıdan çok daha fazlası olduğunu bugün bir kez daha anlamıştım. O tatlının içinde, herkesin kayıptan sonra yaşadığı o ortak hüzün vardı. Ama aynı zamanda, yaşamın devam ettiğini hatırlatan bir bağ vardı. Ölümle gelen boşluk, bir an olsun dolmuştu.
Biri öldükten sonra helva yapmanın ne kadar anlamlı bir şey olduğunu düşünürken, ölüme dair acıyı, kaybolan zamanın hüsranını bir şekilde kabullenmenin yolunu buluyorduk. O helvanın her bir lokmasında bir anlam, bir ritim, bir hafiflik vardı. Helva, kaybolmuşlukların içine, kaybettiğimiz insanların anılarını yerleştiriyordu. Onun kokusu, ardında bıraktığı boşluğu doldurmanın bir yoluydu.
Sonunda, halamın mutfaktan çıkardığı helva, sadece bir tatlıdan çok daha fazlasıydı. O an, kaybettiğimiz kişiye veda etmek için ve kalanlarımız için de bir tür hatırlama, bir tür onurlandırma biçimiydi. İnsanın içinde kaybettiği birini hatırlarken, ölüme dair acıyı tatlıya dönüştürmesi ne kadar etkileyici bir şeydi.